Aile Hekimliği nereye gidiyor?

 

Aile Hekimliği ile sağlık ocakları temelinde yapılanmış eski
sistemi;  “uzun süre  önce kurulduğu; artık günümüzün sağlık
gereksinimleri  düzeyinde yeterli
olamadığı ve verim alınamadığı; çağdaş birey-vatandaşlık anlayışı ve hakları doğrultusunda,
 AB ölçütlerinde bir aile hekimliği
uygulaması kurulması için değiştirmek gerektiği” amacı ile yola çıkmamış
mıydık?

Neden “Türkiye Modeli Aile Hekimliği” ile, yola
çıktığımız istikametin doğrultusunda değil de , benzer görev yükümlülükleri ve
aynı hiyerarşik yapılanma ile eski sağlık ocağı sisteminin korunduğu, ama sadece
özlük haklarımızın özelleşmiş olduğu bir işleyişe doğru hızla gitmeye başladık?
Daha önceki  çok daha uzun düşünsel
süreci ile beraber, son altı yılda da verilen onca emek bunun için olmamalı.

Uzun süre bir çoğumuzun heyecanla, umutla, büyük bir hevesle
beklemiş olduğu, Cumhuriyet tarihinin ikinci büyük sağlık reformu olarak
gördüğümüz, eski anlayışı temelden değiştireceğini düşündüğümüz, altı yıl önce
“pilot” olarak başlayan uygulamanın önündeki hedefin ne olduğunun,
“Çağdaş, AB normlarında bir aile hekimliği uygulaması”na işlerlik
kazandırılıp kazandırılmayacağının artık ortaya konulması gerek. Zira şu
anda  neredeyse sınırsız hakları olduğunu
düşünen birçok kayıtlı vatandaşın isteklerine hitap etmesi beklenen, eski özlük
haklarımızın elimizden alındığı, özel işletme yükümlülüklerinin verildiği,
üstelik buna karşın özel işletmelerin kullanabildiği hak ve özgürlüklerin ise
kullanılamadığı, “eski sağlık ocağı sistemi” çalışması yeniden
yerleşmeye başladı. 

Bu cümlelerden olarak, uygulamanın ruhunu kazanabilmek için,
özellikle birkaç noktaya dikkat çekmek gerekir.

 

Aile hekiminin görevi insana/insanın
kişisel isteklerine hizmet değildir. İnsan sağlığına hizmet etmektir.

Polis araçlarındaki amblem  hiç dikkatinizi çekti mi? Orada “halk
için hizmet ” yazmıyor; “halk için emniyet, adalet için hizmet”
yazıyor.  Ancak adalete hizmet edilirse,
halkın emniyette olabileceği ifade ediliyor.

Biz insan sağlığına değil, insana hizmet etmeye
başladığımızda, tıbbi değerlendirme ihtiyacından ziyade, kişisel subjektif talepler
ön plana çıkmakta. Sıkça usulsüz rapor, belge, muayene, ilaç yazdırma  istekleri;  birkaç dakika bile beklememek, her canı
istediğinde doktoru eve getirip pansuman yaptırtmak, “acil” kavramını
kendi iradesine göre belirlemek,  her
istediği ve herkesin ilacını kendi üzerine yazdırmak; sürücü belgesinden, silah
kullanabilir gibi sadece kendi  değil,
tüm toplumun sağlığını ilgilendiren belgelerin bir formalite, bir imza gibi
görülerek hemen verilmesini  talep etmek gibi…

Neredeyse sağlık hizmeti verilmiyor, tersine alınıyor.
Birçok durumda kendi  sağlık
gereksiniminin ne olduğuna ve nasıl giderileceğine hasta karar veriyor, hekime
tebliğ ediyor, hekim ise formal süreci yerine getiriyor. Yani “imzayı “atıyor.

Ancak bunlar insan sağlığına hizmet etme kavramı ile bire
bir karşılık gelmemekte. Hatta tersine  vatana,
millete, insan sağlığına hizmet etmek gibi kutsal kavramların bir tür
hizmetçilik kavramına dönüşmesine neden  olabilmekte ki, zaten sonucunda “ilacımı
yazmadı” diyerek yapılan haksız 184 şikayetlerinden, doktora darplara
kadar giderek artan yoğunlukta uygulana gelen hekime her tür şiddetin, hekim
saygınlığının bu derece azalmasının, ama çok daha önemlisi, hala insanların
sağlık sektöründen verim alamamalarının 
ana etkenlerinden biri olmakta. Zira hem vatandaşların ifadelerinden,
hem de yukarıda bir kısmı sayılmış olan 
kişisel talepler doğrultusunda yapılan ve ne yazık ki usulsüz olanların
bir kısmının bile kabul edildiği ve hekime nedeninin sorulduğu birçok şikayetin
idari mekanizmalar ile geri dönüşünden görülmekte ki, şu anda insan sağlığından
ziyade, sıkça insanın subjektif talepleri doğrultusunda hizmet edilmesi
beklenmekte.  Doğal olarak bu da hekim
saygınlığının giderek ve hızla azalmasının yanında, verilen hizmetin toplum ve
insan sağlığına yönelmesini, sağlıkta amaçladığımız yere ulaşmamızı engelleyen
en büyük faktörlerden biri olmakta.

Eğer insana hizmet edeceksek, bir bağımlının talep ettiği
biperiden tableti her istediğinde yazacağız, ancak insan sağlığına hizmet
edeceksek, elinde raporu bile olsa, uygun görmediğimizde yazmayacak, gerekirse kendimiz
değerlendirecek ya da sevkle ilgili birime gönderip yeniden değerlendirilmesini
sağlayacak, hatta bu bağımlıyı bazı durumlarda zorla da olsa tedavi
edecek/ettireceğiz.

Birçoğumuza, yurt dışına çıkarken gereğinde kullanmak amacı
ile ilaç yazdırma talepleri gelir. Geçen hafta içinde Avrupa’ya gidecek
hastalarımızdan biri, orada canı istediği zaman doktora çıkıp ağrı kesici
alamadığını, şimdiden yazdırıp yanına almak istediğini; bir başka hastamız ise acil
olmayan ufak tefek rahatsızlıklar için aile hekiminin randevu vermediğini,
verse bile ancak birkaç gün sonraya alabildiğini, yine bir başkası ise hayati
olmayan durumlarda rutin EKG çektirmek için üç ay sonraya randevu alabildiğini
söyledi. Bir uzman hekim arkadaşımızın, sıradan bir antibiyotiği, ancak doktor
kimliğini ibraz ederek, eczaneden zorla alabildiğini biliyoruz. Eğer sistemi
onlar hatalı sürdürüyorlarsa, uygulamanın bireysel subjektif talepleri
karşılamak üzerine yürütülmesi insan sağlığına daha iyi hizmet ediyorsa, neden
koruyucu hekimlik oranları, ortalama yaşam süreleri gibi sağlık göstergeleri
bizden daha iyi düzeyde?

İşte tirajı yüksek bir gazetemizin aile hekimliği için memnuniyet
beklenti anketi; eğer halk sağlığına değil de halkın subjektif taleplerine
hizmet edilecekse, bu doğrultuda hasta memnuniyeti gözetilecekse, vatandaşın en
çok istediği şeyi yapacağız, “istediği ilaçları, istediği zaman” yazacağız:

http://www.sabah.com.tr/CokluAnket/aile-hekiminizden-ne-bekliyorsunuz/Sonuc

Dikkatinizi çekmiştir, “çocuklarımın takibini ve
aşılamasını yapabilmesini” maddesi, %0 oy almış. En alt  sırada. Yani aile hekimi tarafından verilecek subjektif
insan isteğine hizmet ile, insan sağlığına nesnel hizmetin kimi zaman taban
tabana zıt olabildiğini, çok çarpıcı şekilde göstermiş.

 

Aile hekimliği’nin, Sağlık Bakanlığı
içerisinde tek başına yapılandırılması ve sevk ve idaresinin tamamen ayrı bir
idari amirliğe bağlanması gerekir, zira;

a. Halk Sağlığı Kurumu gibi çoklu sorumluluğu olan bir
kuruma bağlı olmak, aile hekimliği uygulamasının temel zihniyetine, yani
özerkliğine aykırı olacaktır. Bu kurum, aile hekimliği yanında birçok alt kurum
ve kuruluş ile bunların görevlerinden sorumluluk taşıyacak; kendi içerisinde ve
sorumluluk bölgesi dahilinde bunların arasında denge kurma refleksi gösterecek;
eski devlet kurumu ve devlet memuru sevk ve idaresi mantığı ile, maiyetini ve
görevlendirmeleri tek bakış açısı ile ve tek elden yapacaktır. Bu da özerk ve
bir hizmet için kendi yönetmeliği doğrultusunda ve sözleşmeli çalışan aile
hekimliği uygulaması ile bağdaşmayacaktır. Özerklik ve ayrı bir aile hekimliği
sistemi ve yapılanması mantığı ortadan kalkarak, sadece bölge bazlı ayrımı
yerine, hekim bazlı nüfus ayrımı yapılmış şekilde eski sağlık ocağı mantığı ve
sağlık ocağı çalışması devam edecektir.

b. Aile hekimliği, Sağlıkta Dönüşüm Projesi doğrultusunda da
belirtilmiş olduğu gibi, öncelikle “birey sağlığı ve hastalıkları” ile
ilgilidir. Halk sağlığı ya da kollektif sağlık anlayışı ile çatışabilecek
noktaları vardır bu nedenle temelde bireyi gözeten ayrı bir kurum tarafından
temsil edilmeli, Sağlık Bakanlığı’nın içinde, Halk Sağlığı Kurumu’na eşit
uzaklıkta bir başka kuruma bağlanarak, sistem bir tür kuvvetler ayrılığı
mantığı ile yapılandırılmalıdır. Halk Sağlığı Kurumu bünyesine ise, Toplum
Sağlığı Merkezleri  ve Verem Savaş
Dispanserleri, AÇS/AP merkezleri gibi diğer toplum sağlığı ile ilgili birimler
dahil olmalıdır.

 

c. Çağdaş düzeyde bir aile hekimliği uygulaması içinde hem
koruyucu hem tedavi edici, hem pre-klinik hem klinik kompartımanlar vardır.
ASM’ler yanında, 2. ve 3. basamak hastaneleri, ihtisas veren, asistanları,
uzmanları, doçent ve profesörleri olan fakülteleri vardır. Eğitim ASM’leri ve
eğitimle ilgili benzer  birimleri
planlanmaktadır. Birçok ülkede, hekimleri, hastalarını 2.basamağa yatırıp takip
ve tedavilerini yapmaktadır.

Bunun yanında 657’ye aykırı, bir özel işletme dinamiği
vardır. Çalışanları devlet memuru değil, devlete bir sözleşme kapsamında sağlık
hizmeti satan hekimlerdir.

Bu nedenlerle görev tanımı “birinci basamak”,
“devlet kurum ve kuruluşlarına yönetim görevi” ve “halk sağlığı”
olan bir kurum tarafından yönetilmesi, yine 1.maddedeki gibi, “Aile
Hekimliği Uygulaması” mantığına temelden aykırı, hatta çağdaş düzeyde bir
aile hekimliği uygulamasının ortaya çıkmasını baştan engelleyici ana faktör
olacaktır.

Yine tüm bu nedenlerle doğrudan Sağlık Bakanı’na bağlı ve bir
sayın Müsteşar Yardımcısının ya da hatta sayın Müsteşarın amirlik yaptığı ayrı
bir “Aile Hekimliği Kurumu” kurularak, uygulamanın bu kurum
tarafından, bireye yönelik sağlık hizmeti düşüncesi ile ve özerklik mantığı temelinde
sevk ve idare edilmesi, taşra teşkilatının da aynı mantıkla projektif biçimde
oluşturulması gerekmektedir.

 

ASM’lerin hem özerk hem de işletme
olması; işletilmeleri ile izlem ve değerlendirmelerinin bu mantık temelinde
yapılanması. Cari uygulamada asıl yapılan işin, imzalanan sözleşmeler aracılığı
ile devletin vatandaşlarına aile hekimlerinden sağlık hizmeti satın alıyor
olması.

 

Devlet memuriyetinde, ya da devletçi  yapılanmada, sonuç değil süreç önemlidir. “Hekim
forma giydi mi, mesaiye uydu mu, amirine memuruna saygı gösterdi mi?” gibi.

Ancak hizmet satın alımında sonuç önemlidir. Bizim için düşünüldüğünde,
 ASM yapılanmasını gerçekleştirdi mi, nüfusunu
bin kişinin üzerinde tuttu mu, asgari ekipmanı sağladı mı, aşılama ve takip
oranlarını belirli yüzdelere oturttu mu, hatta olasılıkla yakında sevkleri
kısıtladı mı, HbA1c değerlerini tutturdu mu, TA kontrolünü belirli normlar
dahilinde sağlayabildi mi, vs gibi kriterler gibi, objektif sonuçlar ve
kriterler istenmektedir.

Ancak artık liberal anlayış ile hizmet satın alınmasına
rağmen, hala eski devletçi bakış ile süreç denetlenmeye çalışılmaktadır. Devlet
nasıl bir – örneğin – bina yapım ihalesi verdiğinde gidip müteahhidin / çalışanın
kılık kıyafetine, mesai saatine karışmayı düşünemezse, aynı mantık bizler için
de geçerli olmalıdır. Nasıl ki o süreçte çalışma denetlemesi ihaleyi veren
firma tarafından değil, uluslararası ILO standartları, belediyeler, vs gibi
teknik ve sosyal şartlar üzerinden yapılmakta, ihaleyi veren devlet kurumu
sadece sonucu denetlemekte ise; bizlerin çalışma süreci de, uluslararası tıbbi
pratik ve etik doğrultusunda belirlenmiş temeller doğrultusunda ve özellikle
meslek odaları tarafından denetlenip, sadece sonuçlar Bakanlık tarafından
denetlenmelidir.

Eğer Bakanlık mutlaka sürece de müdahil olmak istiyorsa,
denetlemelerinin ve amirliğinin, özel sağlık kurumlarından farklılık göstermemesi,
ruhsatlandırılmış yani aslında devletle yine bir tür sözleşme yapmış bir
muayenehane veya bir özel hastaneye ne ölçüde amirlik ve denetim uyguluyorsa,
ASM’lere de o ölçüde uygulaması gerekmektedir.

Bunun temel mantığı şudur; eğer çağdaş düzeyde aile
hekimliği uygulanan liberal demokratik ülkelerdeki sonuçlar bekleniyorsa,
devletçi mantıkla yürütülen bir süreç sonunda, liberal sonuçların alınmasının
beklenmesi gerçekçi değildir. Liberal sonuç isteniyorsa, süreç de liberal
olmalıdır. Şu andaki süreç hızla aile sağlık ocağı sistemine geri gitmekte,
hekimlik giderek daha da fazla bir bilim ve sanat olmaktan çıkartılıp, memuriyet
ya da teknisyenlik haline gelmekte. Bu inisiyatif dahilinde  zaten 1.basamak 50 yıldır pek fazla değişmemiş
bulunmakta,  hala sosyalizasyonla
yerleştirilen bebek gebe çocuk takibi ile ETF mantığının çok fazla ötesine geçememiş
bulunmaktayız. Çağdaş düzeyde bir aile hekimliği isteniyorsa – hep söylendiği
gibi – sadece hekimler değil, Sağlıkta Dönüşüm Projesi doğrultusunda, süreci
sevk ve idare eden birimler de çağdaş düzeyde, AB normlarına, mantığına uygun
ve özerk bir aile hekimliği uygulamasının sağlanabilmesi ve sürdürülebilmesi yönelimine
geçmelidir.

 

ASM’lerin özerk işletmeler  olmasının, mali düzeydeki ve diğer sonuç ile gereksinimleri.

Yine, kanunu ve yönetmelikleri doğrultusunda yapılandırılan
bir Aile Sağlığı Merkezi’ni işletme, hekimlerini de çalışan maaşlarından, kurum
kirasına, işletme masraflarına kadar tüm giderlerin  kendileri tarafından karşılandığı işletme sahipleri
olarak düşünmemiz gereğiyle, bir  ASM
için iki kriteri göz önüne almalıyız;

Sağlık hizmeti, sadece görev tanımları kapsamında ve bireye
yönelik verilmeli, özerk bir işletme olarak haftalık mesai süresi dahil tüm planlaması
kendileri tarafından yapılmalıdır. Görev tanımının ve kayıtlı nüfusunun
dışında, tanı, takip ve tedavisi bir başka kurum ve kuruluş tarafından
düzenlenmiş veya sürdürülen hizmetler ile toplum sağlığı hizmetleri ile yükümlü
olmamalıdır, zira ne yapılanma amaçları, ne aldıkları ücret ne de verilen cari
gider, bunları kapsamamaktadır. Bir işletmenin, 
karşılığı bir başka kuruma verilen ya da karşılığı verilmeyen bir hizmeti
vermesi, devlete ait kamu işletmesi dışındaki işletmelerin mantığında yer
almamaktadır.

Verilen her hizmetin 
karşılığı alınmalıdır. Belirli bir yerde ve belirli bir nüfusa verilen birinci
basamak kapsamında koruyucu , teşhis, tedavi ve rehabilite edici hizmetler
dışında kalan tüm hizmetler, hem gönüllü olmalı, hem de 657’ye tabi olmayan çalışanın,
657 üzerinden ücretlendirmesi ile değil bir özel işletme mantığı içerisinde,
sektörün rayiç bedelleri ile karşılanmalıdır. Nasıl ki devlet bir işin yapılmasını
özel sektöre devrettiğinde, sektörün işverenini  657 sayılı Kanun doğrultusunda çalışanlara
eşdeğer ücretlendirmeyi düşünmemekte ise, hekimler için de bunların bedelleri,
misafir hasta muayenesinden, kişi tercihi ile düzenlenecek raporlara, adli nöbetlerden,
uzatılmış mesai saatlerine kadar hem gönüllülük esaslı hem de TTB asgari
ücretleri, standart mesai dışı olanlar da, ayrıca İş Kanunu doğrultusunda, ek
olarak %50 zamlı fazla mesai değerlendirmesi üzerinden  yapılacak bir ücretlendirme ile karşılık
bulmalıdır. Eğer bunların dışında da, bazı hizmetlerin, devlet tarafından
vatandaşlara karşılıksız verilmesi düşünülmüşe, bu hizmetler hekim tarafından
karşılıksız verilmemeli, bunun karşılığının, hizmeti ifa edene, devlet
tarafından ödenmesi gerekmektedir.

 

Hasta hakları ile
karşılaştırıldığında, hekimlerin hak ve çalışma koşullarında asimetri
olmamalıdır. Bazı durumlarda hasta kaydı silinebilmelidir.

Hekim seçme, şikayet edebilme, tedaviyi kabul ya da red
edebilme gibi, çağdaş vatandaş ve hasta haklarına sahip olan vatandaşların yanında,
sağlık hizmetinde, hasta hekim ilişkisinin temelinin karşılıklı iyi niyet ve
güven tesisi kurulmuş olması gereğinden yola çıkmak gerekir. Hekimi
reddedebilen, kolayca değiştirebilen hasta hakları mevcudiyeti karşısında,
üzerinde mesleki ve etik temelde mutabakata varılan durumlarda, mutlaka
hekimler de hasta kaydı silebilmelidir.

Takip ve tedaviyi kabul etmeyen, eksik yapan ya da usulsüz
isteklerde bulunan, hekim kanaatini değil, kendi inisiyatifini uygulamaya kabul
ettirmeye çalışan hasta ve ailelerinin, durum tutanaklanarak ilişiğinin
kesilebilmesi gerekir. Zira bu tür durumlar 
hekimi  hatta hastayı hem
malpraktis hem de ceza ve idari hukuk kavramları yönünden riske atmaktadır. Ancak
cari uygulamada, bunların çok ötesinde, haksız şikayette bulunan, hatta hekimi
taciz ve tehdit eden hastaların bile ilişiklerinin kesilmesinden imtina
edilmekte; kimi zaman – mücbir nedenler varlığında – aynı gün içinde birden
fazla kez bile hekime  değiştirilebilen
hasta kayıtlarının, bu tür hekime şiddet durumlarının varlığında bile
değiştirilmesinde irade gösterilmemekte, hekimlerin idari bir işlem olan hasta
kaydı sildirilmesi için yaptıkları ihbarların, idari ve adli süreçlerin
arasında doğrudan bir ilgi olmamasına rağmen, adli sürece ve bireysel şekilde
yönlendirilmesi istenebilmektedir.

Haksız isnat ve şikayete, taciz ve tehdide uğrayan hekimler,
bunlarla ilgili idari bir yaptırımla karşılaşmayan hasta ve yakınları yeniden kendisine
geldiğinde, çok daha zor durumda kalabilmekte; ne yaparsa yapsın, hekim ile
ilgili irade ve inisiyatifin tek taraflı elinde olduğunu düşünen hasta ve
yakınları tarafından haksız şikayet ve ihbara hatta taciz ve fiziksel şiddete
maruz kalma riski daha da artabilmektedir.

Hekim, bu hasta ve yakınlarını ise kayıtları kendisinden
silinmeden savcılığa şikayet ettiğinde, 
veya durumu adli sürece intikal ettirdiğinde, bu kişilerin yeniden sağlık
hizmeti talebi ile geldiği durumlarda, 
şiddete maruz kalma riski daha da artabilecek, en azından muayene ve
tanı, tedavisinde yüksek oranda malpraktis riski ile karşı karşıya kalacaktır.
Bu durum hem hekimin mesleki huzuru ve çalışması, hem de hastanın sağlığı için
son derece sakıncalıdır.  

Ancak yine cari uygulamada, ne şekilde olursa olsun, hekim
isteği ve tutanağı ile hasta kaydı silinmemekte, bu da hekime şiddetin
potansiyelize edilmesine ve malpraktis riskinin yüksek oranda artmasına neden
olmaktadır.

Bu nedenlerle, hekimlerin asimetrik bir hak dağılımı sonucu
ayrımcılığa ve ötekileştirilmeye maruz kalmamaları için, yukarıda da söylendiği
gibi, mesleki, etik, idari ve ASM işleyişi dahilinde değerlendirilecek ve
üzerinde mutabakata varılacak bir çerçeve dahilinde, istekleri ve tutanakları
doğrultusunda hasta kayıtları silinebilmeli; bunun yanında, haksız şikayet,
isnat, taciz ve tehdit durumlarında ise,  idare, ayrıca Aile Hekimliği Uygulaması
Hakkında Kanun’un 6.maddesi ve 657 sayılı Kanunun 25.Maddesi doğrultusunda
hukuki süreç başlatmalıdır.

 

SONUÇ





Çalıştığımız
kurumları buluyor, kiralıyor, hatta satın alıyor ve personel dahil tüm
giderleri kendimiz veriyoruz. Elektrik, telefon, vs sözleşmeleri bizim
üzerimizde. Mobil gibi dış görevlere kendi aracımızla gidiyor, ZMSS’nin tümünü
kendimiz karşılıyor, işyeri güvenliğini kendimiz sağlıyor, iş kazası geçirirsek
sadece kendimiz sorumlu oluyor, herhangi bir tazminat alamıyoruz. Yıllık izine
çıktığımız zamanlarda, hasta olduğumuz , hatta iş kazası bile geçirmiş olsak,
raporlu olduğumuz sürelerde ücretimiz kesiliyor.


Kurumun “anahtarı” bizim cebimizde. Dolayısı ile cari uygulamada bizler
işvereniz. İşletme çalıştırıyoruz. Devlete hizmet satıyoruz.

 

657 Sayılı Kanuna tabi olmayan, tüm kira ile işletme
masrafları ve çoğu çalışan maaşını kendilerinin verdiği özerk işletmeler
dahilinde,  bir bilim ve sanat olan
tababeti  icra eden aile hekimleri
olarak, kamudan ayrı olarak düşünülen kurumsal bir yapılanma, sevk ve idare
içinde; tıbbi pratiğimizin, mesleki ve etik kurallar üzerine kurulmuş olması,
sadece bu mesleki ve etik kurallar yönünden ve özerklik mantığı ile
yapılandırılmış ayrı bir amirlik kılavuzluğunda izlem ve değerlendirmemizin
yapılması, bunun dışındaki tüm formal şart ve kısıtlamalarımızın kaldırılması
gerekir.

Sistemde kalıp kalmayacağımıza, sadece kayıt yaptırıp,
kayıtlarını alarak, vatandaşların karar vermesi, liberal demokratik bir
uygulamada, devletin mesleki ve etik kurallar haricinde formal ve subjektif
ölçütler belirleyerek buna halk adına karar vermemesi gerekir. 

Eğer sağlıkta AB düzeyleri hedefliyorsak,  sosyal temelini kaybetmeden, sadece
vatandaşlar için değil, hekimler için de, AB genelindeki yaşam mantığı
üzerinden, liberal yani özgürlükçü demokratik mantık üzerinden gitmeliyiz.  Yalnızca sağlık hizmeti veren ve alanlar
arasındaki mevcut asimetrik hak ve özgürlük yapılanmasını düzelterek, aile
hekimleri için devletçi, kuralcı, hiyerarşik ve tektipleştirici mantık ve süreçleri
ortadan kaldırarak; hekimliğin sınırlarını sadece çağdaş hukuk ve tıbbi etik
ile çizerek, tababetin önünü – olması gerektiği gibi – bir bilim ve sanat
olarak açabiliriz. İşte bizler için ancak bu şekilde AB mantığını, dolayısı ile
çağdaş düzeyde bir aile hekimliği uygulaması ile sağlık göstergelerinde AB
sonuçlarını yakalama düşüncesi ulaşılabilir bir hedef olacaktır.

Umarız gelecek hepimiz için iyi olur.

İSTANBUL AİLE HEKİMLİĞİ DERNEĞİ

PAYLAŞ