Prof.Dr.Aytekin OĞUZ ile Metabolik Sendrom üzerine söyleşi

SÖYLEŞİ METNİNE ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ

E.Ş.: Hocam biz Metobolik Sendrom hakkında
konuşmak için buradayız. Ancak ben 97 mezunu olmama rağmen bizim okul
zamanlarımızda Metabolik Sendrom konuşulmuyordu. Metabolik Sendrom
lügatimize ne zaman girdi? Tanımı nedir? Biraz Metabolik Sendromun
tanımından bahsedebilir miyiz?
A.O. : Metabolik Sendrom 20. asrın
sonuna doğru tıp literatürüne girmeye başladı. İlk ciddi tanımlaması,
1988 yılında Reaven, sendrom X tanımlaması daha sonra 1988 den 2000’e
kadar üstünde çok çalışmalar ve yayınlar olmadı. Ama ne zaman ki,
özellikle de Amerikan Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Kılavuzu 3.
tedavi kılavuzu yayınlandı, o zaman Metabolik Sendrom bir antite olarak
kılavuza girdi. Metabolik Sendromdan ilk bahseden bu kılavuz oldu. Bu
bir lipid programı idi. Birçok organizasyonda Metabolik Sendrom ile
ilgili tanımlamalar yapıldı.
E.Ş. : Bunun için neden 20. Yüzyıla
kadar beklendi?
A.O.: Neden 20. yüzyıl sonunda tanımlandı? Sorusuna
da yanıt vermek lazım. Aslında bunun gündemimize girmesinin sebebi
sıklığının artması ile ilgilidir. 20. asrın ortasına kadar insanlık
obesite problemi ile sık karşılaşmıyordu. Eğer 1950-60-70 li yıllara
gidip o dönemin insanına bakarsanız obesitenin sık olmadığını
anlarsınız. Ben bunu şu örnek ile açıklıyorum: “Şişman” bizim ülkemizde
bir takma isim olarak kullanılırdı. Yani “Şişman Ahmet” denildi mi o
yörede bilinirdi, kimden bahsedildiğini herkes anlardı. Çok seyrek
olduğu için o kişinin alamet-i farikası idi. Toplumdan onu ayırt ettiren
bir özellik idi. Hatta milattan önceye bakıldığında şişman olan
insanların heykelinin yapıldığını görüyoruz. Bereket tanrısı diye
adlandırılan figürleri hatırlarsınız.
Yani, obesite ya da şişmanlığın
aslında  gerçek anlamda insanların yaşam tarzının bozulduğu 20.
yüzyılın 2.yarısında ana problem olarak ortaya çıktığı görülüyor. Bu
yüzden de Metabolik Sendromun önemi artmıştır. ABD’nin çok ilginç bir
obesite haritası vardır. Slâytlarla gösterilir konferanslarda. 1970-80
yıllarında, eyaletlerde obesite oranı %10’u geçen eyalet neredeyse yok
sayılır. Bu haritada obesite oranları sarı renkte gösterilmekte idi.
Daha sonra her 5 yılda bir bu sarıların çoğaldığı, sarıların turuncuya
döndüğünü ve onların da hızla kırmızıya dönüştüğünü görürsünüz. Yani son
50 yılda dünyada çok ciddi bir obesite salgını olduğunu görüyoruz.
E.S.
: Metabolik Sendrom obesite midir?
A.O. :Obesite ile Metabolik
Sendrom direk olarak ilişkilidir. Ama ilginç bir şekilde tanım içinde
obesite yok. Abdominal obesite var. O zaman obesiteye bakışımızla
Metabolik Sendrom arasında bir fark var. Metabolik Sendromu iyi
anlayabilmek için yağ dokusunu iyi bilmek gerekiyor. İnsülin direncini
tanımlayabilmek gerekiyor. Yağ dokusu aslında vücudumuzun önemli
dokularından birisi. Çok yararlı bir doku. Biz bazı dokuları, bazı
molekülleri “zararlı” ilan etmeyi pek seviyoruz. Mesela derler ki; 
kolesterol zararlıdır. Hayır, değildir. Kolesterol fazlalığı zararlıdır.
Şeker zararlıdır. Hayır, fazlası zararlıdır. Azlığında hipoglisemiye
girer ve yaşayamazsınız.  Yağ dokusu da yaşam için şarttır. Yağ dokusu
olmayan bireyler yaşayamazlar. Ama yağ dokusunun artması bir problemdir.
Artması obesitedir. Artmasında da eğer dağılımı bozuk olursa bu daha da
bir problemdir.
E.Ş. : Yani tüm vücutta yağ dokusu fazlalığından
bahsediyoruz. Abdominal obesiteyi önemli kılan nedir?
A.O.: Bugünkü
bilgilerimizle cilt altı yağ dokusu ile viseral yağ dokusu yani
özellikle intra abdominal organların çevresinde oluşan yağ dokuları
arasında çok önemli farklılıklar olduğu yönündedir. Viseral yağ dokusu,
metabolik özellikleri ile de salgıları itibari ile de cilt altı yağ
dokusundan farklıdır. Bugünkü kaba bakış; cilt altı yağ dokusunun
zararlı olmadığı, viseral yani, abdominal yağ dokusunun artması
durumunda Metabolik Sendromun ortaya çıktığı şeklindedir.   Eskiden yağ
hücresi basit bir depo hücresi olarak bilinirken, bugün yağ hücrelerinin
bir endokrin hücre gibi vücudun en aktif metabolik hücrelerinden olduğu
kabul ediliyor. Artan yağ dokusu metobalik aktiviteyi de etkiliyor.
Bunun en somut örneği de insülin direnci. Yağ dokusu arttığı zaman
insülin direnci de artıyor. İnsülin direncini çok kolay anlamanın bir
yolu var. Bir insanda insülin direnci var mı, yok mu anlamamız için bel
çevresine bakıyoruz; genişse ve trigliserit yüksekse insülin direnci de
vardır diyoruz. Biz buna “hipertriglisemik bel” diyoruz. Bunun için çok
daha sofistike (karmaşık) yol da var. HOMA-IR endeksi denilen bir yöntem
var. AKŞ değeri ve insülin ölçümü ile yapılıyor.
İnsülin direnci
varlığı böyle bir kan ölçümü ile yapılabildiği gibi, çok basit olarak
bel çevresi genişse ve trigliserit de yüksek ise bu insanda insülin
direnci vardır, demek sizi yanıltmaz.
E.Ş.: Peki neden insülin
direnci oluyor?
A.O.: Hastalıklara, özellikle yaşam tarzı bozukluğu
ile karşımıza çıkan hastalıklara “vücudun bozuk cevabı” olarak,
“hastalıklı cevabı” olarak bakmak bana göre yanlış. Aslında ben
Metabolik Sendrom’u şöyle ifade ediyorum; uygun genetik zemine sahip
kişinin, bozuk yaşam tarzına biyolojik adaptasyonunun fenotipik bir
yansımasıdır.
E.Ş. : Hocam bunu açıklayabilir miyiz?
A.O.:
İnsanoğlunda bir fenotip gelişmesi için, olmazsa olmaz şart, yaşam
tarzının bozuk olmasıdır. Bu bozukluğu iki şekilde tanımlayabiliriz.
Birincisi dengesiz ve aşırı beslenme, gereğinden fazla beslenme,
ikincisi ise harcayamayacak kadar az egzersiz, hareketlilik. Bunu
açıklamak gerekirse, normalde vücuda aldığımız karbonhidratlar hücre
içerisine iletilirler. İnsülin karbonhidratı bir tepsi içinde getirip
ikram eden bir garson gibidir. Kapıyı insülin çalar ve getirilen
glikozun içeriye alınması için hücre bir cevap oluşturur. Hücre glikoza
bağlandıktan sonra glikozu transportrlarla içeriye alır ve hücrenin
kullanımına sunulur. Ama siz hücreyi bir oda ve insülinin gezdiği
yerleri de bir koridor gibi düşünecek olursanız, garson aşağıdan gelen
yemekleri getiriyor ve bu yemekleri kapıyı çalıp odalara veriyor. Ancak,
içeride bunların tüketilmesi lazım. Ama tüketemiyor. O kişi fazla bir
enerji harcamıyor, ama yiyor. Garson olan insülin sürekli olarak glikozu
getiriyor, kapıyı çalıyor sunuyor ve gidiyor. Bir süre sonra, önceleri
çok memnuniyetle kabul edilen yiyecekler artık bir iki çalma ile
açılmıyor. Biz buna “insülin direnci” diyoruz. Vücut bu direnci yenmek
için biyolojk adptasyon yapıyor. Bu direnç doğru bir şey mi?  Doğru bir
şey. Eğer insülin direnci kötüdür derseniz yanlış yapmış olursunuz.
İnsülin direnci yok edilmesi gereken bir şey değildir. İnsülin direnci
stres altında kalan, o aşırı gıda ile yük altında kalan hücrenin yapması
gereken bir hareket. Yapmazsa ne olur? Glikoz yükü hücreyi öldürür. Ama
kişi yemeye devam ediyor. Pankreas devreye giriyor. Pankreas
koridordaki yani, kandaki glikoz miktarını sürekli algılar. Pankreas ana
merkez ve kameradan bakıyor. Koridorlar gıda ile doluyor ve garsonlar
çalışmıyor. O zaman yeni garsonlar üreteyim ben diyor. Ne oluyor
“hiperinsülinemi” oluyor. Yeni garsonlar geliyor ve kapıyı daha hızlı
çalıyorlar. Hücreye bir miktar daha glikozu sokuyorlar. Böylece
koridorlar biraz rahatlıyor ama hücreler gene sıkıntıda. Bir süre sonra
bütün bu baskıya rağmen insülin direnci artıyor, koridorda insülin ve
glikozlar artıyor ve pankreas da: “artık benim de yapabileceğim bu
kadar” diyor. Dışardan kamera alıp geldiğinizde bakıyorsunuz ki şeker
yükselmiş. Peki bunun tedavisi nedir denildiğinde; buna bir insülin
verelim diyorsunuz. Yanlış! Buna insülini uyaracak bir madde verelim
diyorsunuz. Yanlış! Gidip pankreası incelediğinizde pankreası yorgun
görüyorsunuz. Pankreas yorulduğu için tablo böyle. Biz dışardan insülin
verelim, pankreas insülin üretmiyor diyorlar. Sonuç ortada net bir
insülin direnci var. Hiperinsülinemi var ve bir süre sonra da gelişecek
olan tip 2 Diyabetes Mellitus dediğimiz hastalık var. Ben doğrusu bu
hastalığa Diyabetes Mellitus denilmesini bile tartışmaya açmak isterim.
Pankreas ada hücreleri eksikliğine verilen isim olan Diyabetes Mellitus
(ki; tedavisi insülindir) ile basit bir kan şekeri yüksekliği durumu
olan insülin direncini aynı potaya koymanın yanlış olduğunu düşünüyorum.
İşte
bu nedenle Metabolik Sendrom kavramı girince, tablo benim gözümde çok
net hale geldi. Ortada bir tablo var. Abdominnal obesite, insülin
direnci, kan şekeri yüksekliği, kan basıncı yüksekliği, trigliserit
artışı ve HDL düşüşü gibi belirtileri var. Bunlara tek bir demet gibi
bütüncül bakmak doğru olur. Bu tablonun adına da bir şey demek gerekir.
Tabloya Metabolik Sendrom’un yanı sıra Medeniyet Sendromu, Ölümcül
Dörtlü, Biracı Göbeği, Kardiyo-metobolik Sendrom, Reaven Sendromu,
İnsülin Direnci Sendromu gibi çeşitli isimler de konulmuş.
E.Ş. :
Diyabet otörleri bu konuda sizinle aynı fikirde mi?
A.O.: Dünyada
Diyabetes Mellitusa bakış yavaş yavaş değişti. Eskiden kan şekeri
kontrolü Diyabetes Mellitus’un kontrolünde ve komplikasyonlarını
azaltmak için yegane parametre idi. İlginç bir şekilde geçtiğimiz birkaç
sene içinde 3 çalışma tamamlandı. Bunun en önemlisini ABD kendisi
destekledi ve yaptırdı. Bu çalışmada şu sorgulandı: “Biz, Diyabetes
Mellitus hastalarının kan şekerlerini iyi kontrol altına alamadığımız
için mi kalp damar hastalıkları bu kadar arttı?
Bunların HbA1C lerini
6,5 un altna çekelim, hatta 6 lara çekelim. Böylece komplikasyonları
azaltalım, diyerek hastaları 2 gruba ayırdılar. Biri standart tedavi ile
7-7,5 civarlarında tutulan ve iyi de takip edilmeyen bir grup, diğeri
ise, 6.5 un altında tutulan ve sıkı takip ile bu rakamlarda kalması
sağlanan  grup. Bir süre sonra güvenlik kurulu tarafından çalışma
durduruldu. Çalışma kör olarak yapılıyordu. Durdurulma sebebi bir grupta
Kardio-vasküler hastalıklardan ölümler başladığı görüldü. Herkes HbA1C
7-7,5 olan grupta ölümlerin olduğunu bekledi. Ancak sonuç farklı idi.
Diğer grupta ölümler oldu. İyi kontrol edilenlerin grubunda daha fazla
ölümler oldu.
Ben bu çalışmaları çok ciddi bir şekilde inceledim.
Kişisel olarak da net bir yorumum var; gördüğüm iki kritik ipucu vardı.
Birisi sıkı kontrol edilen grupta daha fazla hipoglisemi vardı.
İkincisi, kilo artışı bu grupta fazla idi. O zaman, deminden beri
söylediğimiz hipotezimizin uygulamada da ne kadar doğru olduğunu
görüyoruz. Eğer garson besin hücre ve direnç örneğimize gelecek olursak,
1. grupta çeşitli ilaçlarla glikoz aşağıya çekilmiş, bunun için her yol
mubah sayılmış. “Şeker hücreye girsin kanda şeker görülmesin benim için
yeter.” denmiş. Ara ara zorlamadan dolayı kanda hipoglisemiler olmuş.
Hücreye aşırı yüklendiği için obes olmuşlar ve kardiyo-vasküler sistem
kötü etkilenmiş. Böylece o kişilerde daha çok kriz ve daha çok ölüm
olmuş.
O zaman,  hastalıklara bakışı değiştirmenin zamanı gelmemiş
midir?  Karşımızda mükemmel bir şekilde işleyen ve kendini korumaya
çalışan bir organizma var. O organizmayı da çok kötü kullanan biri var.
Biz o kötü kullanan kişiyi değil de, kötü kullanılan organizmayı
kendimize rakip alıyoruz. Böyle olduğu sürece de hiçbir zaman başarıya
ulaşılamayacaktır. Esas olan sebeplerin tedavi edilmesidir. Soğuk
ortamdaki kişiye görünümü düzgünleştirmek için üstündeki paltoyu
çıkartmak ne kadar doğrudur. Asıl soğuğu ortadan kaldırmak gerekir.
Burada da aşırı glikoz yükü altındaki organizmanın bu yükten nasıl
kurtulacağının çaresini aramak lazım.
E.Ş. : Hocam, peki bu durumda
ne yapabiliriz?
A.O. :Bunun yolu iki şekilde olur; öncelikle oraya
sevk edilen gıdanın kontrol edilmesi, yani beslenmenin düzeltilmesi ve
daha sonra enerji tüketiminin arttırılması, yani hareketin sağlanması
gerekir. Bu çok kritiktir. Bizim Metabolik Sendromda henüz yeterince
kanıtlarını elde edemediğimiz bir farklı yaklaşımımız daha var, o da
Metabolik Sendromun bir taraftan yağ dokusu fazlalığı olduğu gerçeği
yanında, diğer taraftan da kas dokusunun yetersiz kaldığı gerçeğidir.
Eskiden insanoğlu hayatını devam ettirmek için gerekli gıdayı avlanarak
ya da toplayarak elde ederdi. Her ikisi için de kas gücüne ihtiyaç
vardı. Sadece gıdayı az yemek de sağlıklı çözüm değildir. Kaslarında
güçlendirilmesi gerekir. Diri, sağlıklı kaslar metobalizmanın
sigortasıdır. Eğer kaslar zayıflarsa bir taraftan artan yağ dokusunun
getirdiği metabolik yük bir taraftan da kaslardaki eksiklik, Metabolik
Sendromun daha hızlı gelişmesini tetikleyecek ve sağlığı tehdit
edecektir..
Benim için çok ilginç olan çalışmalardan birisi, yine
ABD’de ve emekli askerler üzerinde yapılmıştır. Bu çalışmada en yüksek
ölüm riskinin zayıf ve antrenmansız olan kişilerde olduğu görülmüştür.
Demek ki; feet olmak iyi, cılız olmak iyi değil. Obes olanlarda kas
güçlülüğü nispeten iyi. Hem kasları ile feet olan hem de yağ dokusu
azlığı olup bel çevresi inceliği olan yani obes olmayan kişi bizim
tercih ettiğimiz sağlıklı kişidir.
E.Ş.: Nasıl teşhis ederiz?
Özellikle aile ile daha sıcak teması olan ve dolayısıyla yaşam tarzı
değişikliğine müdahil olma avantajına sahip olan 1. basamakta neye
dikkat etmeliyiz?
A.O.: Aslında her hekimin Metabolik Sendromu
tanıması lazım. Neden? Metabolik Sendrom bugün sadece Endokrinoloji,
Dahiliye veya Kardiolojiye ait bir hastalık değildir. Neler yapıyor
Metabolik Sendrom? Hipertansiyon ve dislipidemi ile kardiolojiyi
ilgilendiriyor. Konuyu en fazla gündeme getiren de kardiyologlar.
Dislipidemi ve insülin direnci ile endokrinolajinin konusu. Bunun
dışında gastroenterologların yani hepatolojinin temel konusu. AST ve ALT
yüksekliğinin en sık sebebinin alkole bağlı olmayan karaciğer
yağlanması olduğunu biliyoruz. Bunun da 1 numaralı sebebi Metabolik
Sendrom. Öyle ise transaminaz yüksekliği ile gelen hastada en sık
görülecek tablo Metabolik Sendromdur. Safra yolları Metabolik Sendromdan
etkilenir. Kolelithiazis de Metabolik Sendrom ile ilgilidir. Bazı
antipsikotiklerin Metabolik Sendroma yol açtığı biliniyor, bu nedenle
artık Psikiatrinin de önem verdiği bir hastalıktır. Depresyon, Metabolik
Sendrom ile karşılıklı neden sonuç ilişkisi olan bir durumdur. Kadın
doğumcuların en fazla karşılaştıkları kısırlık sebeplerinden biri de
Metabolik Sendromdur. Menstruasyon düzensizliği, hirsutismusa neden olan
Polikistik Over Sendromu da Metabolik Sendrom ile ilişkilidir.
Osteoartroz, Metabolik Sendrom ile de ilgilendirilir. Fizik Tedavi ve
Ortopedinin alanına girer. Reflü çok sık görülür. Neden? Abdominal
obesite ve Metabolik Sendrom nedeni ile oluşabilir. Alzheimer
hastalığının bile Metabolik Sendrom ile ilişkisinden bahsedilir.
Nörologlar: “Eğer dahiliyeciler hemodinamik ve metabolik kusurları
düzeltebilirse bizim işimiz daha da azalacak.” derler. Artık Onkologlar
da Metabolik Sendrom ile ilgileniyorlar çünkü birçok kanser tipinin
Metabolik Sendromlu hastalarda sık görüldüğü biliniyor.
Öyle ise, bu
kadar çok branşın ilgilendiği bir hastalığı Birinci Basamak hekimlerinin
de çok iyi tanıması gerekir. Çünkü Birinci Basamak hekimi sahaya daha
hakim olup, iletişim noktasında 2. basamağa göre pek çok avantajlara
sahiptir. Metabolik Sendrom nerede ise uzaktan tanınabilecek
hastalıklardan birisidir. Aile hekiminde olduğu gibi, artık Psikiatri,
Fizik Tedavi Rehabilitasyon  veya Kardiyoloji polikliniğinde de bir
mezura olsun ve bel çevresi mutlaka ölçüsün. Bu Beden-Kütle İndeksinden
daha etkili bir tanı. Bazen Beden Kütle İndeksi ile yanılabiliriz bile.
Beden Kütle İndeksi iyi olan ama, hiç spor yapmayan bir insan ise, bunun
kütlesinin ne kadarı yağ hücresi diye düşünmek lazım. Bunu anlamak için
mutlaka bel çevresi ölçmek lazım.
E.Ş. : Tanı için  bel çevresi
ölçümü en önemli kriter midir?
A.O. :Bel çevresi ölçümü yaptıktan
sonra sıra ile diğer değerlere de bakmak gerekiyor. Bundan sonra kan
basıncı ölçmek gerekir. 130/80 olduğunda Metabolik Sendromun 2. Kriteri
de gerçekleşmiş olur. Ondan sonrası kendi kendine gelir. Kişinin
trigliserit değerinin 130’un üstünde olması, HDL’nin erkekte 40’ın
kadında 50′ nin altında olması Metabolik Sendrom tanısını getirir. üç
kriterin uyması yeterlidir. Bana göre iki kriter varlığında da Metabolik
Sendrom gibi düşünmek lazım.
E.Ş. : Türkiye’de durum nedir?
A.O.
:Türkiye de Metabolik Sendrom dağılımını hesaplarken ben şöyle bir
hipotez savunmuştum. Şehirlerde yaşam tarzı çok bozuldu, kırsalda ise
güzel bir yaşam tarzı sürmektedir. “Biz bir araştırma yapalım ve
şehirlerde Metabolik Sendrom kırsaldan daha fazla diyelim” demiştim.
İnsanlardan kırlardaki gibi yaşamalarını isteyelim diye düşünmüştüm.
Ancak fark olmadığını gördük ve maalesef yaşam tarzındaki bozulmanın
hemen hemen her yerde aynı olduğunu gördük. Artık herkes televizyonun
başında vakit harcıyor, artık fizik gücü harcanmıyor ve artık her yerde
beslenme bozulmuş görünüyor. Diğer bir konu ise defalarca yapılan
çalışmalarda gördük ki kadınlarda obesite çok fazla. Erkek ve kadının
bel çevresinin aynı olması beni çok etkiledi. 10 cm’lik bir fark olmalı
ama kadın ve erkekte eşitlik şaşırtıcı. Türkiye’de kadın için bel
çevresini 84-88 cm almak gerekiyor. Erkeklerde ise 102. Amerika
standartlarına göre baktığımızda abdominal obesitenin çok olmadığı
görülüyor. Oysa erkeklerde bel çevresinin 94 alınması gerekmekte.
Böylece erkeklerde de çok da az olmadığını görmekteyiz.Türkiye’nin kadın
Metabolik Sendrom sıklığı Amerika’nın daha üstüne maalesef çıkmış
gözükmektedir. Avrupa ile kıyaslandığında ise neredeyse Avrupa’nın iki
katı kadar görülme sıklığı var. Güney ve Orta Amerika ile Ortadoğu ve
Türkiye dünyada en kötü durumlarda olan bölgeler.
Biz anlatırken;
Metabolik Sendrom bir deprem, Diyabetes Mellitus ve kardiyo-vasküler
hastalıklar  ise bunun tsunamisi diye anlatmıştık. Siz bunu duyduğunuzda
pek anlamıyorsunuz ama, tsunami ile sizi yıkacak. Bundan 5 yıl önce
söylemiştik. 5 yıl sonra PURE ve TURDEP çalışması sonucu açıklandı. 10
yıl öncesine kadar Diyabetes Mellitus’un %50 ile % 90 arasında arttığı
görüldü. Diyabet katlandı. Erişkinde her 5-6 kişiden birinde görülmeye
başlandı. Bu da tsunaminin son dalgası değil.
E.Ş. :Tablo daha mı
kötüye gidecek?
A.O.: Benim kanaatime göre gençlerde ve kadınlarda
bilinçlenme başladı. Kamu kurumlarında, sivil toplum kuruluşlarında
bilinçlenme başladı. Yaşam tarzının önemi anlaşılmaya başlandı.
Şehirlerde yürüme parkurları yapılmaya başlandı. Parklarda spor aletleri
kondu. Okulların kantinleri kontrol edilmeye başlandı. Okulların
sportif aktiviteleri artmaya başladı. Bu tedbirleri çok ciddi bir
şekilde alır ve sıkı bir şekilde uygularsak, bir zamanlar bataklıkları
kurutarak sıtmayı eradike ettiğimiz gibi Metabolik Sendrom’un
bataklıklarını da kurutabiliriz diye düşünüyorum.
E.Ş. : Biraz da
Metabolik Sendrom Derneği’nden bahseder misiniz?
A.O. :Metabolik
Sendrom Derneği 2003 senesinde kuruldu. Metabolik Sendrom bilincini
öncelikle doktorlara duyurmaya çalıştı. Farkındalığı arttırdı. Metabolik
Sendrom ile ilgili eğitim ve araştırma faaliyetleri yaptı. Her yıl
yaklaşık 500 kişinin katıldığı yıllık kongreler “Ulusal Metabolik
Sendrom Sempozyumu” şeklinde düzenledi. Çeşitli branşlardan hekimler
dinlediler.
Çok önemli epidemiyolojik çalışmalara destek oldu.
Bunların başında Prospectif Urgan and Ruler Epidemioloji Study” (ileriye
dönük kırsal ve kentsel epidemiyolojik çalışma) çalışmasına
katılmıştır. Dünyada 157.000 kişinin Türkiye’de de 4000 in üzerinde
kişinin katıldığı bir çalışmadır. Kırsal ve kentsel bölgelerde, kişiler
mahallelerine gidilerek çalışmaya alınmıştır ve 12 yıl süre ile bunlar
takip edilecektir. Metabolik Sendrom ile ilgili tüm temel veriler ve
kronik hastalıklarla ilgili pek çok bilgi bu çalışma ile sağlanacaktır.
Bizim dernek bu çalışmanın sponsoru ve yürütücüsüdür. Ayrıca “inme” çok
önemli bir toplum sağlığı sorunudur. İnterstroke isimli bir araştırma
Türkiye’de Metabolik Sendrom derneğinin desteği ve sponsorluğunda
yapılmaktadır. Derneğimiz “kardiyometre” adında bir kardiovaskuler
metabolik ve renal risk faktörlerini araştıran çalışmayı da
tamamlamıştır. Orada da Türkiye’de de bu risk faktörlerinin yüksekliği
tekrar gündeme gelmiştir. Derneğimiz bundan sonraki faaliyetlerinde de
Metabolik Sendromu önlemeye yönelik girişimlere öncülük etme
niyetindedir.
Derneğin özelliklerinden biri de derneğin yönetim
kurulunda 2 kardiyolog 2 endokrinolog ve 1 dahiliye uzmanı bulunmasıdır.
Bu derneği ben kurduğumda şunu söylemiştim; “Türkiye’de endokrinoloji
camiası ile kardiyoloji camiası birbirini tanımaz hale geldi. Hâlbuki
ilgilendikleri hastalıklar her ikisini de ilgilendiren hastalıklar.
Diyabet, Hipertansiyon, Metabolik Sendrom da öyle. Dahiliyenin görevi de
bu köprüyü oluşturmaktır.” Ben köprü oldum. Gerçekten de 2003 senesinde
kardiyolog ve endokrinologlar aynı kongrede buluşmaya başladılar. Ama
2010’a gelindiğinde, kardiyoloji kongrelerinde endokrin hocalarımızı,
endokrin kongrelerinde de kardiyoloji hocalarını görmeye başladık. Bu da
bize hastalıkların değil de hastaların branşları nasıl bir araya
getirdiğini göstermiş oldu. Demek ki; her zaman söylendiği gibi
“Hastalık yoktur hasta vardır! Tek bir yönüne değil de bir bütün olarak
hastaya bakmak daha önlemlidir” konusunu Metabolik Sendrom derneği
ortaya koydu.
E.Ş:Kıymetli Hocam, yoğun çalışma temposu içerisine
bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Prof. Dr.
Aytekin Oğuz

Sağlık Bakanlığı Göztepe Eğitim ve Araştırma
Hastanesi,  
İç Hastalıkları Kliniği,
İstanbul
Ropörtaj

Dr.
Esin Şener

 

PAYLAŞ